Monday, March 13, 2006

TENCERE DİBİN KARAYDI

Beyaz sayfaları karartan kurşunla
çizilmiş suratlardı, bunlar!

Başkaldırdı Kara,
gecenin içinde olmaya ve karanlığa.
Adı çıkmıştı, asiydi.
Soyundu.
Gündüzleyin yürüyüşe çıktı.
Renkler gözlerini kamaştırıyordu.
Ama, o bakakaldı.

Beyazında gözü kamaştı,
önce anlayamadı.
Sonra adını koydu.
Sen “karasın”, ben “beyaz”.
Benim adım “Robinson”,
senin “Cuma”.
Cuma... Robinson...

Robinson Cuma’yı bulmasaydı,
adını unutan adam olacaktı.
Kara... Beyaz...
Beyaz adını bulmuştu.

Ortalık şenlenmişti.
Beyazın doğurduğu renkler,
Karanın yanında ergenliğe girdiler.

Sonra Beyaz endişeye düştü.
düşünde gördü,
Kara’nın gündüzü almaya geldiğini
Karayı karalamak gerekti.

Kara saçlı kızlar,
küçüklüğümüzün kötü çizgi kızları.
Uzun kara saçlı erkek arkadaşlarıyla bir
dostu bilindiler, şeytanın.
emanet edildi Kara,
şeytana.
karalarla sarmalandı kadınlar,
allah adına.
Bir çocuk adı gizlide kalan.

Arap kızı hep camdan bakar oldu.
Yağmur yağdıkça, göz yaşı döker oldu.
Kara saklandı.
Resimlerin çerçevesi olarak saklandı.
Resimlerde boy gösteremedi.
Adı hep kötüye yoruldu,
en büyük duaydı: yüreğin kara olmasındı.

İzaura kölelikten kurtulsa,
karalıktan nasıl kurtulurdu?

Beyaza yaklaşmak,
güce yakın olmak demekti.
Tencere dibin karaydı.

Soyulmuş elma,
kararmış.
kararmışmış.
Üzüm üzüme baka baka.

Kara tiksindi.
Kendini silmeye çalışan Kara
sonunda beyaz oldu.
Zati, kara kara düşünen dertliydi,
ve Beyaz kırmızıyı çağırdı yanına.

Kırmızı ne vakit çağrılsa,
büyük bir şey var, demekti.
Çekti vurdu, Arabı.

Ağladı kurşun
yaptığına.

Sildi
silik silik yağan yağmur
suratları.

Esti rüzgarlar,
şekillendi suratlar
yeniden çamurlarla.

Beyaz sayfaları karartan kurşunla
çizilmiş suratlardı, bunlar!


2002 / Ankara

Bir uç bulup tutamıyorsun biliyorum. Tutacak uç bulamadığından değil, aslında hangi ucu tutacağını bilemediğinden. Ah benim sevgili kardeşim, eğer bu kadar cok ucu varsa hayatının -anla artık- paramparça olmuşsun demektir bu.

Ben söyleyeyim sana, uç aramayı bırak, ya düğüm atmaya çalış, ya birleştir parçaları, ya da en iyisi at bütün uçlarını (uç bütün atlarını), kendine yeni bir hayat al.

Az kullanılmış olsun, bilirsin yenisi sana yaramaz. Yere ser bu yeni, beyaza yakın hayatını, sonra her nereye sakladıysan, teker teker bulup çıkar seni sen yapan parçalari. Umutlar şuraya, ortaya; sevinçler de yanına, sevmeyi şu köşeye, hüzünleri de soluna, daha ne varsa geride, yerleştir yeni hayatının üzerine. Sonra usulca eğil, tut 4 köşesinden hayatının, katla, düğüm at, bohça yap ve vur sırtına! Ne yaparsan, nereye gidersen senindir artık.

İster düş yollara, ister olduğun yere otur; ya da başından beri uç isteyen sen değil miydin? İyice ger kanatlarını ve uç! (kim bilir, belki de bir tür paraşüttür hayat)

2001 / Ankara

BİR NEVİ ROZARİN

Her gece içinde kaybolduğum bir karanlığım var benim. Her gece kapatıp kapılarımı, perdelerimi örtüp içine gömüldüğüm, petrol kıvamında, nefes aldırmayan bir karanlığım. Kötü kalpli bir üvey ana şefkatiyle bekliyor beni. Geceleri onun o iğrenç, ama karşı koyamadığım sıcağına teslim oluyorum. Pis kokulu kollarıyla sarıp uyutuyor beni, uyuşturuyor. Nefes alamıyorum, ne-fes alamıyorum.
Ama bazen de odama bir peri kızı geliyor. O kadar sakin ve usulca beliriyor ki kapımda, o fettan karanlık hiç karşı koyamadan odanın köşelerine çekiliveriyor, ona yol vermek zorunda, bunu iyi biliyor. Ve yanıma geldiğinde, meltem kokan saçlarının serinliğine kavuştuğunda yüzüm, hiç gitmese diyorum, bağırmak geçiyor içimden: “Bırakma beni!”. Ama o kadar sakin, duru ve durgun ki; o gelince, her şey; saatin o yorucu tik taklari, bütün konuşmalarım, bütün uğultular, gece sesleri, her şey susuyor. Susuyorum.
Serin parmakları saçlarımın arasında dolaşırken, en gizli gözyaşlarımı döküyorum beyaz elbisesine. Her seferinde, ben daha gitme diyemeden, dünyanin en tatlı serinliğini veren o ince ve beyaz elleriyle enseme dokunup veda ediyor.

Bu günlerde yine onu bekliyorum; onu, saçlarını ve ellerinin serinliğini.

'99 / Ankara